« Önceki | Sonraki »

Cep telefonu hack'lenirse

Cebinize "hack'lendiniz" mesajı gelirse, üstelik bunun için sizden para istenirse ne yaparsınız.

Bazı iPhone kullanıcıları, satın aldıkları cihazdan daha fazlasını elde edebilmek için varsayılan ve normal şartlarda değiştirilemeyen ayarları düzenleyen ek yazılımlar kullanıyorlar. Jailbreak olarak da adlandırılan bu yöntemin bir yan etkisi ortaya çıktı; Hacker'lar telefonunuza sızabiliyorlar!

Olay, Hollandalı bir hacker'ın bir grup iPhone kullanıcısının telefonlarına şu mesajı göndermesi ile ortaya çıktı: "Önemli Uyarı: iPhone'ununuz hack edildi çünkü gerçekten hiç güvenli değil!". Uyarıda hacker'ın kullandığı bir web sitesine bağlantı da bulunuyor. Buraya giren kullanıcılar, hacker'ın telefonlarını tekrar güvenli hale getirmek için 5 Euro'luk bir ücret istediği mesajı ile karşılaşıyorlar.

Hacker'ın SSH protokolü üzerinden bir tarama yaparak kırılmış iPhone'ları bulduğu tahmin ediliyor. 5 Euro karşılığında telefonun tekrar güvenliğini sağlamak içinse, cihazı fabrika ayarlarına döndürdüğü sanılıyor. Ama asıl önemli olan, jailbreak yöntemi ile kırılan telefonların bu şekilde güvenlik sorunları ile karşılaşabileceklerinin ortaya çıkmış olması.

Kaynak : http://www.hurriyet.com.tr/teknoloji/12876601.asp?gid=234

Neyran NEYSE

Yorum (0) Yorum yaz!

Cildimiz Nasıl Ve Neden Yaşlanıyor ?

Cilt yaşlanmasının hızını sadece genetik mirasınız belirlemez. Cildinizin nasıl yaşlanacağına yalnızca genleriniz karar vermez. Dış etkenler yani çevresel yaşlanmanın etkileri çok daha önemlidir.

Cilt yaşlanması diğer organlardan farklıdır.  Cilt sadece içten değil, dıştan da yaşlanır.  Vücudunuzun en büyük organını, cildinizi diğer organlardan ayıran başlıca fark onun dış etkilere de açık olmasıdır. Kalbiniz, karaciğer veya akciğeriniz dış ortamın ısısından ya da nem değişikliklerinden habersizdir. İç organlar havanın yağmurlu, karlı, rüzgarlı, kuru veya rutubetli olmasından etkilenmezken, cildiniz bütün bu değişimlerin tam ortasında kalır. Hem içten hem dıştan yaşlanır. İç dünyanızın dışında hava kirliliği, fabrika dumanları, endüstriyel buharlar, sigara, egzoz gazları da cildinizi etkiler.

Araştırmalar, yaşlanmaya bağlı cilt sorunlarının %80-90'ının çevresel zararlardan meydana geldiğini gösteriyor.  Genetik faktörler ve diğer içsel etkenlerde önemli ama onların gücü %20'yi geçmiyor.  Eğer etkin bir "yaşlanma yavaşlatıcı program" uygulamak istiyorsanız çevresel yaşlanmayı öğrenmeli ve önlemeyi iyi bilmek zorundasınız.  Çevresel faktörlerin oluşturduğu cilt yaşlanmasını nasıl önleyeceğiz sorusu yanıtlanması gereken en önemli problemdir.  Bu sorunun alt başlıklarına güneşten koruyucu önlemleri, sigara içmeyi ve vücudunuzun antioksidan kapasitesini yükseltmeyi eklemeniz gerekiyor. 

Güneş ışınlarından korunmak, riskli saatlerde güneşlenmemek, koruyucu giyecekler, aksesuarlar (güneş gözlüğü, şapka, güneş şemsiyeleri...)  kullanmak ve gün ışığı olan her saatte, cildin görünen kısımların yüksek koruma faktörlü ürünler ile korumak bu mücadelenin ayrılmaz parçalarıdır.  Özellikle en az 10-15 koruma faktörlü cilt ürünleriyle cildinizi yaz-kış korumayı unutmamanız gerekiyor. Özellikle güneşe çok fazla maruz kaldığınız dönemlerde (güneşlenirken, kayarken, açık havada yürürken…) cildinize yüksek koruma faktörlü ürünlerle yardımcı olmalısınız.  Cilt ürünlerini seçerken "koruma faktörlü olanları" tercih etmeli, cildinizi antioksidan kremlerle desteklemelisiniz.

ÇEVRESEL YAŞLANMAYI NASIL YAVAŞLATABİLİRİZ?
GÜNEŞ: En etkili yaşlandırıcı ve birinci suçludur

Özellikle güneş cildi yaşlandıran "dış zararlılar"ın başında yer alır. Dünyamızın en önemli ısı ve ışık kaynağı olan güneş ışığındaki ultraviyole (UV)  ışınları cilt hücrelerinin en önemli düşmanıdır. Etkiledikleri her cilt hücresinin duvarında, organcıklarında ve özellikle DNA'sında çok ciddi zararlar oluşturur.  Öyle ki bu zararlar fark edilmediği takdirde solar keratoz adı verilen lezyonlara ve hatta cilt kanserine bile yol açabilir. Kontrolsüz, uzun süreli, yoğun ve korunmasız güneşe maruz kalmak cildin en etkili yaşlandırıcısıdır.  

UYARI ! 
" Çocukluk döneminde ciltte su toplamalara yol açabilecek kadar güneş yanıklarına maruz kalan kişilerde ilerde cilt kanseri riski daha fazladır.
" 16 yaşın altındaki çocukların cildi daha ince ve hassas olduğundan güneşten korunmalarına özellikle önem vermelidir.
" Solaryum ve bronzlaştırıcı kremlerden sakının.

ÖNLEM :

" Güneş ışınlarının dik geldiği saatler olan 11:00-15:00 arasında dışarıda uzun süre kalınmamalı
" Güneş koruyucu bir ürün güneşe çıkmadan yarım saat önce sürülmeli ve her iki saatte bir tekrarlanmalı
" Şapka, koruyucu giysiler ve UV korumalı gözlük kullanılmalı
" Her mevsimde UV ışınlarına karşı önlem alınmalı
" Kış aylarında en az 15 SPF, yaz aylarında cilt tipine göre 30-50 SPF içeren bir ürün kullanılmalı
" Antioksidan içeren meyve ve sebzeler tüketilmeli
" Günde en az 8 bardak su içilmeli
" Antioksidan içeren nemlendiriciler kullanılmalı
" Antioksidan, vitamin ve mineraller içeren besin destekleri kullanmalı

BEBEKLERİN CİLDİ MÜKEMMELDİR

Bebeklerin ciltleri mükemmeldir.  Yumuşak, kıvamlı, sıkı, nemli ve pürüzsüzdür.  Bebeklerle çocukların "cilt yaşı ortaklığı" on beş, on altı yaşına kadar devam eder. Bunun nedeni çevresel yaşlanmanın cildi henüz etkilememiş olmasıdır.  On beş on altı yaşlara doğru gençlerin yolları yavaş yavaş ayrılmaya başlar.   Ergenlik sivilceleri ile yapılan mücadelelerin başarısı cilt yaşlanmasını belirleyen etkenlerin başında gelir.  Yirmili yaşlara gelindiğinde yol ayrımı iyice belirginleşmiştir.  Sigara kullanıp kullanmamak, yoğun ve uzun süreli olarak güneş ışınlarına maruz kalıp kalmamak, güneşten koruyucu ürünlerden yararlanma becerisi, "solaryum zararlısı"na maruz kalıp kalmamak ve az da olsa cilt bakımında dikkatli davranmak yol ayrımının önemli belirleyicileridir.  

CİLT YAŞINIZI BİLİYOR MUSUNUZ?

Farklar otuz-otuz beşli yaşlar dönülünce ortaya çıkacaktır.  Onuncu mezuniyet yılı balosunda bazı arkadaşların daha genç kaldığı, bazılarının beklenenden daha hızlı yaşlandığı mutlaka konuşulacaktır!  Cilt yaşlanması ile ilgili köklü farkların ve dedikoduların başladığı yıllar ellili yaşlar yani yirmi beş-otuzuncu mezuniyet yılı toplantılarıdır.  Bu yaşlarda cilt yaşlanması yönünden yollar çoktan ayrılmış, bir kısım arkadaşlar hala genç kalırken diğerleri fazlaca yaşlanmıştır.   Bu farkın nereden kaynaklandığını öğrenmek istiyorsanız bu kitabın size yardımcı olabileceği umudunu taşıyoruz.

BİR ÖNERİ 
GÜNE GÜNEŞ KORUYUCU ÜRÜNÜNÜZÜ SÜREREK BAŞLAYIN!
Yaşlanma etkilerini azaltmak istiyorsanız her yeni güne başlarken güneş koruyucu sürmeyi ihmal etmeyin. Unutmayınız ki en değerli giysiniz cildinizdir.  Eviniz güneş alıyorsa, evdeyseniz bile, güneşten korunun. Pencere camını UV korumalı filtre içeren camlarla değiştirilebilirsiniz. Güneşten gelen zararlı ışınları süzme görevini yerine getiremeyen ozon tabakasındaki delinme nedeniyle güneş artık daha zararlı olmaya başladı.

SPF (Sun protection factor =güneş koruma faktörü) arttıkça ürünün cildi güneşten koruma etkisi de artar. Cildiniz normalde 20 dakikada yanıyorsa SPF 15 ile 300 dk (5 saat) da yanarsınız.

ULTRAVİYOLE NEDİR?

Güneşten gelen ışınlardan 400nm altındaki dalga boyunda olanlara ultraviyole ışınları denir.
UV ışınlarının bizi ilgilendiren iki tipi vardır. UVA ve  UVB . Uzun dalga boyunda olan UVA ( 320-400nm ) derinlere nüfus ederek cildin esnekliği üzerinde kalıcı zararlara yol açar. Kısa dalga boyunda olan UVB( 290-320nm)  ise cildin dış tabakalarında yanmaya yol açar, cildi yaşlandırır ve cilt kanseri gelişiminde rol oynar. Güneş koruyucu ürünler, UVA ve UVB ışınlarının her ikisine de koruyucu etki sağlamalıdır. Atmosferimize güneşten gelen ışınların süzülerek gelmesini sağlayan ozon tabakası son yüzyılda gelişen teknolojilerle beraber oluşan gazlardan dolayı darbe almış ve artık eskisi kadar görevini yapmaktadır. Bundan dolayı daha fazla korunmaya özen göstermek zorundayız. 

Güneş cilde ne yapıyor?

Yaşam kaynağımız olan güneş olumlu etkileri yanı sıra olumsuz etkiler de taşır. Güneş kendimizi mutlu hissetmemizi sağlar, güneş sayesinde derimizden D vitamini sentez ederiz, bronzlaşınca kendimizi daha güzel hissederiz. Ancak bronzlaşmanın bedelini yıllar geçtikçe ağır bir şekilde ödemek zorunda kalabiliriz.

Güneş yanığı, cildin yaşlanması ve kanser başta olmak üzere ciltte gördüğümüz değişikliklerin en birinci nedeni UV ışınlarının ciltteki melanin, hemoglobin ve DNA gibi kromoforlar tarafından emilmesi (özellikle DNA nın UVB yi emmesi) ve sonuçta bu kromoforların hasar görmesidir.  UVB üst derideki melanin  ve DNA  tarafından emilir ve güneş yanığına yol açar. UVA ise alt derideki damarlardaki hemoglobine bağlanır. Burada oluşan kimyasal maddeler kollagen ve elastik liflere zarar vererek cildin yaşlanmasını hızlandırırlar. 
Su toplamaların ve soyulmaların görüldüğü güneş yanıklarında hasar daha fazla oluşur. DNA'nın gördüğü hasar büyük oranda tamir edilir ama bazı kalıcı bozukluklar yaşanabilir. Bu bozukluklar zamanla birikir ve yavaş yavaş cildin yaşlanmasına veya kontrollü büyümeyi etkileyen bir bozukluksa cilt kanserine yol açabilir. UV ışınları en çok açık tenlileri, çilli ve kızıl saçlıları etkiler.

Güneşe bağlı yaşlanma belirtileri 
" Kuru ve mat bir cilt
" Derin kırışıklıklar
" Elastikiyet kaybı
" Gözeneklerde açıklık
" Düzensiz kahverengi lekeler
" Kılcal damarlarda artış
" Ciltte incelme
" Morarmalar
" Üzerinde pütürler olan kızarıklıklar ( aktinik keratozlar)
" Deri kanserleri

BİR ARAŞTIRMA:

New York'tan plastik cerrah Darrick Antell, tek yumurta ikizleri üzerinde yaptığı araştırmasında güneş ışığının rolünün kalıtımdan daha önemli olduğunu bulmuştur. İkizlerden güneşe çok az çıkan kardeşler, çok fazla güneş altında kalan ikizlerine göre daha az kırışıklığa ve daha genç görünüme sahip bulunmuşlardır.

BİR BİLGİ:

Soler Keratozlardan Cilt kanseri Gelişebilir !

Soler keratozlar  ciltte güneş hasarının bir göstergesidir. 40 yaş üzerindeki kişilerde özellikle güneşe açık bölgelerde , kızarık veya kahverengi renkte, üzerinde pütürler veya kabuklanmalar olan , kabukları kaldırınca kanayabilen lekeler şeklinde görülürler. Genelde burun üzerinde ,alında , yanaklarda , dudaklarda , ellerde ve erkeklerde saçsız olan baş bölgelerinde görülürler. Zamanla bunların bazılarından cilt kanseri olan epidermoid karsinom gelişebilir. Bu nedenle bu tip bir cilt sorunu fark edildiğinde  dermatoloji uzmanına muayene olunması gerekmektedir. Soler keratoz tedavisinde bazı kremler ,  kriyoterapi ve laser yöntemleri  etkili olmaktadır. Ayrıca güneşten koruyucu önlemler de çok önemlidir. Gereken tedavi uygulandığında ve önlem alındığında cilt kanseri gelişimi önlenebilir. 

BİR TEST:  BİLEĞİNİZE BAKIN!

Eğer dış etkenlerin ne kadar önemli olduğunu öğrenmek istiyor,"çevresel yaşlanma"nın ne kadar önemli olduğunu gözlerinizle de teyit etmeyi arzuluyorsanız,  "bilek testi"ni deneyin!  Bunun için bilek bölgesindeki cildinizin dışı ve içine bakmanız yeter.  Bileğinizin dışında gördüğünüz manzara derinizin dış etkenlere bağlı yaşlanmasıdır.  Bileğinizin iç kısmı ise sadece içsel yaşlanmanın sonucudur.  Aradaki farkın ne kadar ürkütücü olduğunun farkında mısınız?  Cilt yaşlanması ile mücadelede çevresel yaşlanmanın ne kadar önemli bir faktör olduğunu bu küçük test size yeteri kadar anlatmış olmalı! 

Eğer cilt yaşlanması ile etkili bir şekilde mücadele etmeyi düşünüyorsanız çevresel yaşlanmayı yavaşlatmak zorundasınız.  Bunun için işe güneş ışınlarından korunmak ve sigara dumanından (ister kendiniz için ister duman altı olun) uzak kalarak başlamalısınız.  Mümkün olduğu kadar temiz bir çevrede yaşamaya çalışmalı, hava kirliliğinden, egzoz dumanından cildinizi uzak tutmalısınız.  Bu koruma çemberinin içine mümkünse ısı ve nem değişikliklerinden korunmayı da almaya çalışmalısınız.  Eğer çevresel etkilere fazlaca maruz kalan biriyseniz cildinizi çevresel yaşlanmadan koruyan "ilaç gibi ürünler" ile korumaya almalısınız.

UZAK DURUN! 
" Güneş
" Sigara
" Alkol
" Kirli hava
" Egzoz dumanı 
" Dengesiz beslenme
" Fast food gıdalar
" Katkı maddesi içeren yiyecek ve içecekler
" Olumsuz düşünceler
" Aşırı kahve, siyah çay ve cola 
" Yanlış cilt ürünleri 
" Çok mimikli konuşmak 
" Üç beyazdan (tuz, şeker ve un ) kaçının.

YAPIN!

" Yaz -kış hergün güneşten koruyucu bir ürünle cildinizi koruyun 
" Sigara içmeyin, içilen ortamlarda bulunmayın, içiyorsanız bırakın
" Alkolü alışkanlık haline getirmeyin, 1-2 kadeh şarap içebilirsiniz ama yerine üzüm veya başka meyve suları tercih etmeniz daha sağlıklı
" Kirli havalarda dışarıda dolaşmayın, temiz havada yürüyüş yapın
" Egzoz gazı solumamak için trafikte fazla kalmamaya bakın
" Cildinizi hergün temizleyin, nemlendirin 
" Olumlu düşünün, gülümseyin
" İyilik yapın, mutlu olun
" Günde en az 5 saat uyuyun 
" Sırtüstü yatın
" Daha çok meyve ve sebze yiyin
" Daha çok balık tüketin
" Sık kilo alıp vermeyin
" Doktorunuzun size önerdiği antioksidan ve besin desteklerini kullanın( kendiliğinizden almayın)  
" Yaz-kış güneş gözlüğü kullanın 
" Görme kusurunuz varsa gözlük kullanmayı ihmal etmeyin
" Günde 8 bardak su için
" Sosyal ortamlarda bulunun 
" Daha çok dost edinin 
" Yeşil çay için 
" Üzüm ve nar yiyin

İKİNCİ FAKTÖR: İÇTEN GELEN YAŞLANMA...

DOĞAL YAŞLANMAYI EN ÇOK GENETİK MİRAS BELİRLER

Cilt yaşlanmasının bir nedeni de içsel yaşlanmadır.  Siz yaşlandıkça (diğer organlarınız gibi) cildiniz de yaşlanacaktır.  Cilt hücreleriniz eski güç kabiliyetlerini kaybedecektir.  Yaşınız ilerledikçe gençliğinizdeki o sıkı, nemli, gergin, pürüzsüz ve ipeksi cilt görünümünüzü kaybetmeniz doğaldır.  Buna asla üzülmemelisiniz.  Cildinizin sağlam bir örtü, çok güçlü bir koruyucu kılıf olduğunu düşünmemelisiniz.  Cildiniz de kalbiniz, böbreğiniz, beyniniz gibi doğal yaşlanmadan nasibini alacaktır.  Nasıl ki yaşlanan beynin biraz unutması, yaşlı bir kalbin kanı eskisi gibi güçlü pompalamaması normalse yaşlanan cildin de biraz kırışıp kuruması, gevşeyip sarkması olağandır. 

Vücut ağırlığınız neredeyse %15'i kadar bir bölümü oluşturan bu kocaman organın müthiş bir damar ve sinir ağı ile desteklendiği yağ bezleri, ter bezleri ve tüy kökleri ile olağan üstü bir organizasyon içinde çalıştığını bilirseniz siz yaşlandıkça onun da yaşlanmasını hoş karşılarsınız. 

CİLT YAŞLANMASININ YOL HİKAYESİ…

Cildinizin şanssızlığı fazlaca göz önünde bir organ olmasındadır.  Renginde, kıvamında ve nem oranında oluşan değişikliklere görerek, dokunarak hemen farkına varırsınız.  Eğer yaşınız ilerledikçe cildinizin üst tabakasında yer alan ölü deri hücrelerin daha yavaş atıldığını ve bu nedenle sertleştiğini, ölü tabakanın yaşlandıkça inceldiğini ve su kaybettiğini, yaşlanan, incelen üst tabakanın alt tabakayı koruma görevini aksatır hale geldiğini, yaşlanan derinin bazı bölgeleri daha fazla pigment üretirken diğer bölgelerinin melanin pigmentini üretmekte güçlük çekebildiğini ve bütün bunları yaşlılık lekelerine açık-koyu farklı renkte bölgelere sebep olduğunu bilirseniz, cildinizde içsel yaşlanmaya bağlı değişimleri daha kolay anlarsınız.

BİR BİLGİ

Normalde derinin  kendini yenileme süresi 26-42 gündür. Yaşlandıkça bu süre uzar. Alfa hidroksi asitler, retinol gibi ürünler cildin yenilenme süresini hızlandırarak gençleştirici etki sağlamaktadırlar. 

DAHASI VAR!

İçsel yaşlanmanın cildinizde yaptığı değişimler yukarıda anlatılanlarla sınırlı değildir.  Yaşınız ilerledikçe yaşlanmış, sertleşip daralmış damarlarınız, cildinize daha az besin ve su taşımaya, cildinizi ürettiği atıklardan daha zor kurtarmaya başlar.  Kısacası cildin beslenmesi de temizlenmesi de bozulur. İçsel yaşlanma cildinizin bağışıklık gücünü de zayıflattığından onu enfeksiyonlara ve kanserlere karşı korumasız bir hale getirir.  Ayrıca, yaşlanan cildin su tutma yeteneği de önemli derecede zarar görür.  Cildin dolgusunu oluşturan ve glycosaminoglycanlar (GAG'lar) bilenen ara maddelerin üretiminin azalması cilt yaşlanmasının diğer tetikleyicisidir.  GAG'lara siz su tutan ya da su çeken moleküller de diyebilirsiniz.  Bu "su sever moleküller"in bazıları (hyalüronik asit gibi) kendilerinin bin katı su tutma yeteneğindedir.  Cildin nemi-suyu azaldı mı, cilt yaşlanması birdenbire hızlanır.  Nem cildin her şeyidir.  Kuruyan, nemsiz kalan, susuz kalan her cilt hızla buruşup kırışır.

KOLLAJEN VE ELASTİN DE YAŞLANIYOR

Cilt yaşlandıkça, yalnızca aradaki dolgu malzemesi değil cildi bir arada tutan iskelet sistemi de yaşlanır.  Cildin iskeletini oluşturan lifler kollajen ve elastin isimli moleküllerdir.  Bunlar cildinizi bir ağ gibi sarıp sarmalayan ona sıkılık, esneklik, uyum kabiliyeti ve sağlamlık sağlayan başlıca desteklerdir.  Siz yaşlandıkça kollajeni ve elastini üreten hücreler de yaşlanır.   Cildin iskelet sisteminde önemli değişimler ortaya çıkar. Özellikle elastin lifleri orta yaşlara doğru hızla bozulmakta, kalınlaşıp kıvrılmakta, sertleşip dağınık ve parçalı bir yapıya dönüşmektedir.  Elastin liflerindeki bu doğal yaşlanmayı güneş ışınları daha da hızlandırmaktadır.  Cildinizin güneşe maruz kalan bölümlerinin daha kalın ve bozulmuş bir hale gelmesi bundandır.  Aynı değişimler kollajen liflerinde de görülür.  Siz yaşlandıkça bu lifler de kalınlaşacak, bükülmeler, yığılmalar gibi bozuşmalara uğrayacaktır.  Kısacası içsel yaşlanmanın cildinizin destek dokusu ve iskeletinde yaptığı değişimlerin hikayesi bir hayli uzundur.  Yaşlanma, cildinizi oluşturan karmaşık organizasyonu pek çok yönden bozar. 

YAŞLANAN CİLTTE NELER OLUYOR? 
  Nem oranı azalıyor.
  Kollajen lifler kalınlaşıp, kırılganlaşıyor.  Sayısal kayba uğruyor.  
  Elastin lifleri yapısal olarak değişiyor ve bozuluyor. 
  Bu iki lifi üreten cilt hücresi fibrobilastların sayısı azalıyor.  Yetenekleri bozuluyor.
  Ara madde üretimi ve destek dokusu bozuluyor.  
  Damarlar zayıflıyor ve görünür hale geliyor. 
  Bağışıklık hücreleri azalıyor.  
  Renk üreten hücrelerin dengeleri bozuluyor.
  Cilt yüzeyindeki ölü tabaka incelip, güçsüzleşiyor.

CİLDİNİZ YAŞLANDIKÇA… 

  Kuruyor, pullanıyor, kalınlaşıyor. 
  Çiller, siyah noktalar, kırmızı lekeler ortaya çıkıyor.
  İleri yaşlarda yaşlılık lekeleri beliriyor.  
  Mimik çizgileri (alında, kaş çatağında, yanaklarda) beliriyor.
  İnce çizgiler ve kırışıklıklar meydana çıkıyor. 
  Göz çevresinde ince çizgiler, kaz ayakları ortaya çıkıyor.
  Dudak üzerinde çizgiler, buruşmalar beliriyor.
  Ben veya urlar ortaya çıkabiliyor.
  Derin çukurlar ve sarkmalar meydana geliyor.
  İnce damarsal yapılar ortaya çıkıyor.
  Ciltte morarmalar ve kanamalar daha kolay oluşuyor.

ÜÇÜNCÜ NEDEN: RUHSAL YAŞLANMA

RUHUNUZ GENÇSE CİLDİNİZ DE GENÇTİR!

Cildiniz sadece genetik ve çevresel etkenlerle yaşlanmaz.  Cildi yaşlandıran bir diğer faktör de ruhsal yaşlanmadır!  Yani cildi yaşlandıran önemli bir faktör daha var ve ne yazık ki biz onun farkında bile değiliz: Ruhsal yapılanmamız, iç dünyamız!  Ruhsal yaşamınızda olup bitenler cildinizi derinden etkiler.  Cilt yaşlanması ile ilgilenen uzmanların ortak fikri cildi yaşlandıran şeylerin cildinizden çok daha derin bir yerde, beyinde gizlendiğidir.  Gözlemler, stresi düşük, uykusu iyi, olumlu yanı çok, kahkahası bol, korkusu endişesi az, umudu bol bir yaşam sürenlerde cilt yaşlanmasının geciktiğini gösteriyor.  Olumlu ve hoşgörülü insanlarda cilt yaşlanması yavaşlıyor.  Cilt, stresten, hiddet ve öfkeden, mutsuzluktan, hüzünden, korku ya da endişeden hiç ama hiç hoşlanmıyor.  Ruhsal yönden aşırı gelgitler yaşayanlar, kendini ifade etmede zorlananlar, gerginlik ve kasılmalarını fazlaca abartanlar daha hızlı bir cilt yaşlanması ile karşı karşıya kalıyor.  

Kaynak : http://www.hurriyet.com.tr/ciltsagligi/9279212.asp?gid=251&sz=30035

Neyran NEYSE

Yorum (0) Yorum yaz!

Besin alerjisi kilo aldırır mı ?

Sorunun cevabını bekletmeden verelim: Besin alerjisi veya bazı gıdalara karşı toleranssızlık asla kilo aldırmaz.

Dolayısıyla bu gıdaların yenmemesi kilo kontrolüne bir gram bile fayda sağlamaz! 

Bu nedenle “gıda intoleransı testleri”nin sonuçlarına göre kilo vermeyi düşünüyorsanız lütfen vazgeçin! Çünkü alerji uzmanları ve dâhiliyeciler gıda intoleransı testlerinin doğruluğuna bile inanmıyor.

“Kilo pazarı” herkesin iştahını kabartacak kadar büyük bir ekonomidir. Kimi ürettiği “yağ eritici mucize iksirler”, kimi şu veya bu bitkiden, ottan, çöpten, yapraktan, yosundan ürettiği “kilo verdiren kapsüller” ile bu alandan para kazanmak ister. 

Bazıları hızını alamaz, “yağ kırıcı teknolojiler” geliştirerek yağ kaybını hızlandıran elektrik süpürgesi benzeri “vakumlu aletleri vücudunuzda gezdirerek” size yardımcı olmayı vaat eder. 

Bu iyi niyetli yardımların amacı hep aynıdır: Kilo ekonomisinden pay alabilmek. Sonuç ise hiç değişmez: Hüsran! 

YANLIŞ HESAP BAĞDAT’TAN DÖNER

Kısacası bugüne kadar yapılan hiçbir bilimsel çalışmada bu mucize çözümlerin işe yaradığı gösterilememiş. 
Son zamanlarda yine böyle bir mucize çözüm pazarlanıyor: Gıda intoleransı testi yaptır, bu testlerdeki gıdaları yiyip içme, 7-8 kilo ver!

Onlara göre “eğer vücudunuzun tolere etmediği bazı gıdaları belirler ve bu gıdaları yemezseniz hızla kilo verirsiniz. Kilo almanızın sebebi bu gıdaların yenilip içilmesidir.” 

Bu doğru bir bilgi değildir. Bu testlerin sonucuna bakarak şu veya bu besini yememeniz halinde kilo vermeniz de mümkün olamaz. 

Kilo vermenin yolu kilo almanıza sebep olan faktörleri doğru belirlemekten geçiyor. 

Kilo almaya yol açan faktörlerin içinde belirli besinlere karşı alerji veya tolerans bozukluğunun bulunduğu hiçbir bilimsel çalışma da gösterilememiştir. 

DOĞRUSU NE

Değerli okur, kilo sorununun kalıcı çözümü yukarıda da belirttiğimiz gibi kilo almaya sebep olan gerçek nedenin belirlenip ortadan kaldırılması ile mümkündür. 

Kilo almanıza yol açan şey gereğinden fazla gıda tüketimi, hareketsizlik, bir sağlık sorunu ya da kullandığınız bir ilaç veya başka bir neden olabilir. 

Bazen de genetik veya metabolik eğiliminiz bu sorunu hep gündemde tutar. Sorunu tetikleyen problemi yok etmeden ve yiyip içtiklerinizi değil, miktarlarını ve kalorilerini azaltıp bedensel aktivitenizi arttırmadan bu sorunu çözemezsiniz. 

Eğer çözebileceğini iddia edenler varsa, önerecekleri çözümlerin sizi değil, cüzdanınızı incelteceğini aklınızdan hiç çıkarmayın. 

Bu tür çözümlere bel bağlamayın. Çözümün “yediklerinizi azaltmak ve aktivitenizi arttırmaktan” geçtiğini sakın unutmayın.

Tamiflu ve Relenza domuz gribinden korunmak için kullanılmaz

Domuz gribi korkusu hepimizde var. Emin olun ben de ailem, çocuklarım ve henüz 2,5 yaşında olan küçük torunum için ciddi tereddütler taşıyorum. 

Bu tereddütleri biraz da biz doktorlar ve Sağlık Bakanlığımız tetikledik gibi görünüyor. Yani gazetemizin attığı manşet gerçekten doğru: “Domuz gribi endişesi hastalığın kendinden daha hızlı yayılıyor”... Ama böyle olması da kötü değil. Biraz daha dikkatli olmak hastalığın yayılmasını önlemede etkili bir faktör olacak. 

Bununla birlikte hastalıktan korunmak için bazı yanlışları yapmaktan da uzak durmak gerekiyor. Sık yapılan yanlışlardan biri bu hastalığın belirtilerini hafifleten ve daha kolay geçirilmesini sağlayan Tamiflu ve Relenza gibi antiviral ilaçları koruyucu amaçla kullanmak. Her iki ilacın da eğer erken dönemde (en geç ilk 48 saatte) tedaviye başlanırsa hastalığın iyileşmesine yardımcı oldukları kesin. Ama uzmanlar bu ilaçların koruyucu amaçla kullanılmalarına kesinlikle karşı çıkıyor. Çünkü yaygın ve kontrolsüz kullanımın bu ilaçlara karşı direnci arttıracağını düşünüyorlar. 

Annelere bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Lütfen her iki ilacında koruyucu amaçla kullanılmayacağını unutmayın. Ciddi yan etkileri olabilen bu ilaçları doktorunuzla konuşmadan sakın çocuklarınıza vermeye kalkmayın.

Depresyon erken doğum riskini artırıyor

Gebelik sırasında depresyon, sanıldığından daha sık görülen bir durumdur. Yapılan bilimsel çalışmalarda ABD’li gebe kadınların yüzde 44’ünde depresyon belirtileri görülmüştür. Bunların yarısı, yani 10 kadının 25’inde ise ciddi yani majör depresyon bulguları vardır. Gebelik öncesi depresyon geçirenler, gebelikte bu duruma daha yakın olmaktadır ve bu gebelerin erken doğum yapması, yani 37 haftadan önce doğurma riski iki kat artmaktadır.  

Depresyonun hangi mekanizma ile erken doğum riskini artırdığı ise tam olarak bilinmemektedir.  Hamilelikte hangi depresyon ilacının daha güvenli olduğuna dair kesin bulgular olmamakla birlikte, ilaç kullanımının kişiselleştirilmesi tavsiye edilmektedir. 

Paroxetin’in doğumsal anormallikleri arttırabileceği, SSRI tipi antidepresanları kullanan annelerin bebeklerinde solunum ve beslenme sorunları olabileceği bildirilmiştir. 

Davranış ve grup terapileri de bir opsiyon olarak belirebilir, aynı zamanda doktor ve hasta ilaç tedavisine karar verirken bu tedavinin artı ve eksilerini iyi tartışarak karara varmalıdır.

Kaynak : http://www.hurriyet.com.tr/yasasinhayat/12853510.asp?gid=245

Neyran NEYSE

Yorum (0) Yorum yaz!

Maskenin etkinliğini artırmanın yolları

Domuz gribine karşı kullanımı yaygınlaşan maskenin etkinliğini artırmak için bazı konulara dikkat edilmesi gerekiyor.

Erkeklere tıraş olduktan sonra maske takmaları, maskenin bir kişi tarafından kullanılması ve başkasıyla paylaşılmaması tavsiye ediliyor.

3M Türkiye firması yetkililerinden aldığı bilgiye göre, 
Domuz gribi salgınının başlamasının ardından maskeye olan talep arttı.

Fabrikalarındaki üretimin yüzde 80 arttığını ifade eden şirket yetkilileri, maskelere diğer ülkelerden de yoğun talep olduğunu belirtti.

Talepleri karşılamak için üretimlerini 2 kat artırmayı planladıklarını dile getiren yetkililer, maske üretimi yapan diğer firmaların da yoğunluk yaşadığını söyledi.

Maskelerin kullanımı konusunda vatandaşların dikkatli olmasını isteyen yetkililer, bir maskeyi sadece bir kişinin kullanması ve başkasıyla paylaşmaması gerektiğini belirtti.

Astım hastalarının maske kullanmadan önce mutlaka doktora başvurmaları gerektiğini vurgulayan yetkililer, şu açıklamalarda bulundu:
“Maskenin yüze tam oturması çok önemli. Kullanıcı, maskeyi uygun şekilde yüze tam olarak oturtamamışsa havadaki kirleticilere maruz kalabilir. Ayrıca maske ile yüz arasında herhangi bir şey bulunursa maskenin etkinliği azalır. Bu nedenle erkeklerin her gün tıraş olduktan sonra maske takmalarını tavsiye ediyoruz. Yüz ile maske arasında, saç, sakal, bıyık, takı ve herhangi bir giysinin bulunmamasını öneriyoruz. Maskeler, havadaki mikrop veya virüs gibi biyolojik kirliliklere maruz kalma durumunu azaltmaya yardımcı olabiliyor ancak maruz kalma riskini, enfeksiyonu, hastalığı veya ölümü engelleyemiyor. Kullanıcılar, maskelerden en iyi etkiyi alabilmek için, maskeleri, biyolojik kirliliğe maruz kalmadan önce ve maruz kalma süresince takmalılar. Maskeler, kirleticilerin solunum yoluyla vücuda girmesini engellemeye yardımcı olur. Ancak insan vücudu, bazı mikrop ve virüsleri, cilt veya göz yoluyla da alabilir. Bu nedenle, salgının büyümesi durumunda, cilt ve göz koruması için de koruyucular gerekebilir.”

TEB BAŞKANI ÇOLAK

Türk Eczacılar Birliği (TEB) Başkanı Erdoğan Çolak ise eczanelerde maske ve dezenfektan satışlarının arttığını bildirdi.

Domuz gribi vakalarının artmasıyla vatandaşların maske ve dezenfektan almaya başladığını anlatan Çolak, “Eczanelerde maske ve dezenfektan satışlarında 2-3 kat artış oldu” diye konuştu.

Vatandaşların grip salgınından korunmak için el temizliğine özen göstermesini isteyen Çolak, sağlıklı beslenmenin de gripten korunmaya yardımcı olduğunu kaydetti.


Neyran NEYSE

Yorum (0) Yorum yaz!

Çocuğunuzu şiddet eğiliminden koruyun

Çocuklarda şiddetin son yıllarda artması hem aileleri hem de uzmanları bu konuya yönetti. Kimine göre biyolojik bir sorun kimine göre de sonradan kazanılan şiddetin nedeni ne olursa olsun sonuçlarının birçok soruna yol açtığı kesin.
Son dönemde ülkemizin şahit olduğu çocuk yaşta işlenen cinayetler birçok alanda ses getirmiş, hem ailelerin hem de ruh sağlığı uzmanlarının ve eğitimcilerinin çocuk şiddetine daha fazla eğilmesine yol açmıştır. Dünya Sağlık Örgütü şiddeti; “bireyin kendisine, başkasına, belirli bir topluluk veya gruba yönelik yaralama, ölüm, fiziksel zarar, bazı gelişim bozuklukları veya yoksunluk ile sonuçlanabilen, tehdit ya da fiziksel zor kullanma” olarak tanımlıyor.


Modernleşmenin şiddetin artmasında büyük bir rol oynadığı yadsınamaz bir gerçek olarak kabul edilirken işin uzmanlarındanİstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sedat Özkan konuyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Her gün karşımıza çıkan şiddet haberlerinde çocukların da çok fazla yer aldığını görüyoruz. Bu olayların artmasında modernleşmenin bir etkisi var mı?

 

Şiddet denilince ne anlıyoruz; bir kişinin öfkesini bir başka kişiye zarar verecek şekilde davranışsal ve sözel olarak, onun kişilik haklarını dikkate almadan, fiziksel veya ruhsal yöneltmesi. İnsanlık tarihinde şiddet aslında hep var olmuştur sadece ifade tarzları değişmiştir. Aslında en büyük şiddet savaşların kendisidir. Bunun için toplumsal şiddetler var, bireysel şiddetler var. Ben buna biraz insanoğlunun evrimselleşme süreci gibi bakıyorum. Bir bebeğin bu süreci anne karnında başlar ve doğumdan sonraki sürecin bir evrimidir. İnsanoğlunun da bir evrimi vardır. Belki insanoğlu sandığı kadar uygarlaşmadı. Evrimselleşmede şiddet bir gelişmemişliktir aslında. İnsanı insan yapan öğeler nedir diye düşündüğümüzde akılcılığa geçiştir yani bir toplumda bir insan ne kadar çok iletişim becerisini ortaya koyabiliyorsa, ne kadar çok aklını kullanabilirse şiddet ve dürtüsel davranış o kadar azalacaktır. Şimdi bir bebek dürtüsel davranır. Yavaş yavaş geliştikçe, yaş ilerledikçe psikolojik davranış ve sosyal ortamla etkileşim başlıyor. Doğduğu zaman sadece dürtüleri vardır. Haz duygusu esastır. Ama 3 yaşına, 5 yaşına geldiği zaman yavaş yavaş üst beyni gelişmeye başlar. Onun için şiddet kullanımında biyolojik dürtülerle, akıl arasındaki mücadelede dürtülerin egemen gelmesidir diye düşünüyorum. Kendini hitap edebilme becerisi ne kadar geliştiyse şiddet uygulama o kadar azalacaktır.


Çocuk televizyonda bir şiddet olayı görüyor ve bir anda gördüğü şiddeti uyguluyor. Normal bir çocuk bunu yapabilir mi?

Zekası yerinde olan ve kişiliği sağlam olan kişi hemen bu kadar etkilenmez, başka bir takım psikolojik sorunları olması gerekir. 
 

Şiddet olaylarından çocukları nasıl koruyacağız yani yasaklar koyarak bazı şeyleri engellemek mümkün mü?

Tabii, yaşına göre çocukta yatkınlık görülüyorsa çok vahşi durumların televizyonda gösterilmesini doğru bulmuyorum. Kan gösterilmesini doğru bulmuyorum. Yani bunlar gençlerin bilinçaltına kadar işleyebilir. Çocuk, annesi ve babasının kavga ettiğini görürse, babanın anneye kötü sözler söylemesini duyarsa, bunları bir iletişim aracı gibi anlayacaktır. Bu tür davranışları kendini ifade etme tarzı olarak algılayacaktır. Onun için şiddet görüntülerinin televizyonda gösterilmesini doğru bulmuyorum. Burada biyolojik olarak içgüdüsel bir boyut var, bir de öğrenme boyutu var. Bunlar tarih boyunca hep tartışılmıştır. Kimi antropolog bunun biyolojik olduğunu savunur. Ama cinsellik de biyolojiktir aslında fakat aslan farklı yaşıyor, insan farklı yaşıyor. Dolayısıyla ben burada biyolojik görüşlere de çok dengeli yaklaşıyorum. İnsanoğlunu diğerlerinden ayıran temel özellikler vardır; iletişim ve akıl. İnsanlar cinsellik tercihleri doğrultusunda yaşamaya bakıyor, sevgiyle aşkla yaşamaya bakıyor, dürtüsel ve kontrolsüz bir şekilde seks yapmıyor değil mi? Burada da aynı şey var; Allah dürtü vermiş diye açıklayamayız. Bazı biyolojik faktörler, yatkınlık faktörleri olduğunu kabul ediyorum genetik ve biyolojik faktörler ama bunun esas olarak öğrenmeyle alakalı olduğunu düşünüyorum ben. 

Son yıllarda yine modernleşmenin gereği olarak bilgisayar oyunları çocukların çok fazla ilgisini çekiyor bu oyunların şiddet üzerinde nasıl bir etkisi var?

Bağımlılık olmadıkça bilgisayar oyunlarından çok ürkmeyelim. Yani porno cinsel şiddeti arttırır mı? Bilgisayar oyununda şiddeti oynamak tek başına kişiyi yatkınlaştırır, buna dikkat etmek gerekiyor. Hatta bazı görüşler var ki şiddetin bu oyunlarla boşaltıldığını savunuyor. Gençlikte bir arayış var, bir genç ne kadar toplumla ve dünyayla ilgilenirse, o kadar çok ait olma duygusunu hissedecektir. Kendi demokratik katılımı olursa o kadar çok başkalarına yönelecektir. Onun için gençliğin aile içinde de demokratik bir şekilde dinlenmesi lazım, okulda da öyle. Bu anlamda aile yapısı toplum demokratikleştikçe ve gençlerin görüşlerine de değer verildikçe aslında daha iyi olacağı kanaatindeyim. Merkeziyetçi ve buyurgan yaklaşımlar ailede ve toplumda gençleri küstürür, tembelleştirir ya da şiddete meyilli kılar.

 
Bağımlılık yapmadığı sürece dediniz son yıllarda çok tartışılıyor internet bağımlılığı…


Evet, internet bağımlılığı var. İnternet bir obje bağımlılığıdır. Bağımlılık nedir kişinin onsuz olamamasıdır. Onsuz olduğu zaman kaygı duyması gittikçe daha fazla oranla ona mahkum olması, ona tabi olmasıdır.
  Yoksunluk belirtilerinin ortaya çıkması ve gittikçe vaktini onunla geçirmektir. İnternet bağımlılığı gelişiyor tabi son günlerde özellikle içe kapanık gençlerde, sosyal iletişimden uzak gençlerde buna dikkat etmek gerekiyor.  Ailelerin baştan tedbirli olmaları gerekiyor. İnternetin nick name kısmı var ya biraz o gençlere çekici gelmektedir. Ama internet bağımlılığı da dünya psikiyatrisinde bağımlı olarak geçmiştir. Nasıl alkol, madde bağımlılığı var, kumar bağımlılığı var burada da bir davranış kralı olarak internet bağımlılığı var.

Aileler ne tür davranışları dikkate almalıdır?


Çocuğun gidişatında, ilgisinde davranışlarında, duygularında, düşüncelerinde farklılık varsa, bir ani değişim varsa yani birden bire belli bir çerçevede giden bir genç komünist olursa ya da komünistken faşist olursa yani davranışlarında, düşünce tarzında belirli değişimler olursa ailelerin takip etmesi gerekir.


Ekonomik sebeplerin şiddet üzerinde ne tür etkisi var sanki ekonomik durum iyileştikçe şiddet artıyor?

Ekonomik düzeyde, eğitim düzeyi yükseldikçe şiddete bağlı kişiler artıyor. Teknoloji var, paraları da var bu durumda daha kaba değil de daha ince, daha teknik şiddet uygulama özellikleri artıyor aslında. Onun için toplumun zengin kesimleri daha şiddetli diye bir şey yok, paradan çok kişiliktir insanları yönlendiren yani hiç parası olmayıp gayet sağlam akıllı gençlerimiz de çok var. Ailenin de verdiği değer yargıları çok önemli, eğer öncelik para kazanmaksa para kazanmak için her şey meşrudur diye bakılırsa şiddet ortaya çıkacaktır.


Kaynak : http://www.hurriyet.com.tr/yasasinhayat/12855865.asp?gid=245

Neyran NEYSE

Yorum (0) Yorum yaz!

Domuz gribinden koruyan doğal kürler

Domuz gribinden doğal kürlerle korunmanın yollarını biliyor musunuz?

Domuz gribi yurt genelinde hızla yayılırken koruyucu önlemler de artıyor. temizliğin önemli olduğu kadar sağlığı koruyucu doğal kürler de korunmada büyük önem taşıyor. Doğal besinlerle nasıl korunacağımız konusunda Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu ile görüştük.

 

Domuz gribinden korunmanın yolları nelerdir? 

Grip virüsü sürekli mutasyon geçirmektedir. Yani, genetik yapısını değiştirmektedir. Her yıl geliştirilen grip aşısı bir önceki yıla ait grip aşısından farklıdır. Genetik yapısını sürekli değiştiren grip virüsü zaman içerisinde kendine uygun (çoğalabileceği) farklı konaklar bulabilir. Zaman içerisinde değişen genetik yapılarından dolayı hayvanlara konak olarak yerleşebilmiştir. 
 

Gripten korunmak için ne yapılmalı?

İnsanların toplu halde bulundukları (otobüs terminalleri, hava alanları gibi ) ortamlarda uzun bekleme yapılmaması, kapalı mekan eğlence yerlerinde mümkün olduğu kadar tercih edilmemeli. El temizliğine özen gösterilmeli. Anti bakteriyel mendillerin grip virüsüne karşı bir koruyucu olmadığının bilinmesi; el temizliğinin mutlaka akar su altında sabunla yapılması gerekir. Yakın temastan kaçınılması (el sıkışmak, öpüşmek) gerekir. Karaciğer metabolizmasının ve bağırsak florasının sağlıklı çalışması gribe karşı savunmada önemlidir.

 

Domuz gribinden korunmak için ne yemeliyiz?

C vitamini bakımından zengin sebze ve meyvelerin tercih edilmesi (narenciye, brokoli, trabzon hurması, turp, kuru soğan) yenilmeli.

 

Uygulanması gereken koruyucu ve önleyici bitki kürleri nelerdir?

Akşam yatmadan ve sabah evden çıkmadan adaçayı gargarası yapılması gerekir.

Grip sonrası hangi bitki türü iyi gelir?

Haftada 3-4 kez kabuk tarçın veya kök zencefil çayı tercih edilmelidir.

 

Yapılması sakıncalı olan şeyler nelerdir?

Bağışıklık sistemini zayıflatan ağır tatlılardan (baklava, kadayıf, şöbiyet, ekmek tatlısı) ve kızartmalardan (sebze ve et) uzak durulmalıdır.

 

Gribe karşı yardımcı tedavi kürleri<_script /><_script />;

1. Maydanoz-limon kürü

2. Özellikle de soğan kürü güçlü bir önleyicidir.

Aynı anda 2 kür uygulamayınız. En etkili olan soğan kürüdür.

 

Maydonoz-limon kürü

15-16 adet maydanozu (gövde saplarıyla beraber) blendırın içerisine atınız. Üzerine taze sıkılmış iki yemek kaşığı limon suyu ilave ediniz. Yaklaşık 125 ml (yarım bardaktan biraz fazla) klorsuz su ilave ettikten sonra blendırı bir-iki dakika çalıştırınız. Blendır’daki içeriği bir bardağa boşaltınız ve sabah kahvaltısından 15 dakika önce içiniz. Her defasında taze hazırlanmalıdır. Bu kür, her sabah 15 gün buyunca uygulayınız ve beş gün ara veriniz. Beş gün aradan sonra aynı kür 15 gün boyunca tekrarlayınız.

 

Soğan kürü

Kaynamakta olan bir buçuk su bardağı klorsuz suyun içerisine ince kabuğu soyulmuş orta boy bir kuru soğanı dörde bölüp atınız. Beş dakika ağzı kapalı olarak kaynatınız. Ilıyınca içiniz. 15 gün boyunca aç karnına günde iki kez içiniz (öğleden evvel ve öğleden sonra)

 Her defasında taze hazırlanmalıdır. Kullanılacak olan kuru soğan, pazarlarda satılan açık kahverengi kabuklu yemeklik soğandandır. Özellikle bembeyaz soğan aramaya gerek yoktur. Beyaz, kırmızı ve mor soğan kullanılmamalıdır.


Adaçayı

Yaklaşık bir su bardağı kaynamakta olan klorsuz suda bir tatlı kaşığı taze adaçayı on dakika ağzı kapalı olarak kısık ateşte demlenir. Demleme süresi tamamlandıktan sonra bitki daha fazla suyunun içinde bekletilmez, mutlaka süzüp ayrılır. Günde iki-üç defa gargarası yapılır. Ayrıca, beraberinde bir ay boyunca her gün bir çay bardağı adaçayı içilir. Hazırlanan gargara 48 saat bozulmadan banyo dolabınızda durabilir.


Kaynak : http://www.hurriyet.com.tr/yasasinhayat/12843824.asp?gid=245


Neyran NEYSE

Yorum (0) Yorum yaz!

Kanser tedavisinde yeni yöntem

Türkiye’de her yıl 150 bine yakın insan kansere yakalanıyor. Tedavide büyük aşamalar kaydedilse de, milyonlarca insan bu hastalığın pençesinden kurtulamıyor.

Kanser tedavisinde her gün yeni bir yöntem ortaya çıkıyor. Bunlardan biri de ‘Tomoterapi’ (TomoTherapy). Radyoterapinin yerini alması beklenen yeni yöntemin kanserli hücreler üzerinde daha etkili olduğu ve ışın tedavisinin yarattığı olumsuzlukları en aza indirdiği belirtiliyor.

İtalyan Hastanesi Onkoloji Uzmanı ve Medikal Direktör Prof. Dr. Ahmet Öber’le, bu yeni yöntemle ilgili olarak konuştuk. 

Tomoterapi ne anlama geliyor?

Tomoterapi bir yöntem. Klasik radyoterapide makine ışınları dikdörtgen şeklinde çıkarıyor ve biz çıkan ışını çeşitli yöntemlerle şekillendiriyoruz. Çağdaş radyo terapide ise ışın makineden çıkıyor geçtiği yol üzerinde lifçiklerle sekilendirilmeye başlanıyor. Bu şekilde 2 şekilde radyoterapi yapabiliyorsunuz. Bu yöntemde amaç ne? Amaç sağlıklı dokuyu korumak, tümörlü dokuya ışını vermek. Fakat biz tümörlü dokuda ışının artık daha homojen olmasını istiyoruz yani ışın dozunun farklılıklarının mümkün olduğu kadar az olmasını istiyoruz. Radyo terapi yaparken genellikle aletler 1-2 pozisyonda ışını çıkartırlar ve bunla sınırlı kalınır tomoterapi cihazı ise 360 derece dönüyor.

Bu yöntemi klasik radyoterapiden ayıran fark bu mu?

Tamamen farklı bir iş yapıyorsunuz, ötekinde 7 ışınla yaptığınızı burada liflerin devamlı oynamasıyla, daha fazla sayıya çıkarıyorsunuz. Bunun avantajı ise sağlıklı doku kapalı oluyor, inanılmaz oranda koruma yaratabiliyorsunuz. 2 tümör varsa daha homojen ışınladığınız için, korumanız iyi olduğu için, dozu çok yükseltebiliyorsunuz ve bunu yaparken ışını 1 cm açıyorsunuz masanız yavaş yavaş yürüdüğü için mm’lerle tarayarak gidiyorsunuz. Bir avantajı bu. 

İkinci avantajı ise alet döndüğü için bu dönüş sırasındada ışın çıkartıyor dolayısıyla aletle bilgisayarlı tomografi yapabiliyorsunuz. Hastayı tedaviye başlarken yatırıyoruz, bu dönüş sırasında yapılacak olan tomografiyi aletin kendi çıkardığı ışınla yapıyoruz ve hastanın o günkü dokularının yerini tümörünün yerini, hatta tümörünün kabaca büyüklüğünü görüyoruz. Bu yöntem her tedavinin başlangıcında bütün detayı görmemizi sağlıyor. Niçin önemli? Birçok organ vücutta hareketlidir, siz planlamayı 15 gün evvel yaptıysanız hasta 15. tedavi sürecindeyse, 15 gün içinde hatta o gün organ hareketi vardır. Tümör büyür ya da küçülür dolayısıyla ilk baştaki planlamaya bağlı kalırsanız yapacağınız iş hassasiyetini kaybeder. Hassasiyetini kaybettiği için klasik radyo terapide daima geniş emniyetlerle çalışırsınız yani 1cm’lik bir tümörü ışınlamak için organ hareketini ve teknik kısıtlamaları dikkate alarak o çapı 1.5cm'ye çıkarırsınız gerektiğinde 2 cm ye çıkarırsınız biz mm ile bunu sınırlayabiliyoruz. Günlük kontrollerimizi yapıyoruz. Eğer tedavimizde veya oturuşunda hata yoksa devam ediyoruz varsa düzeltmelere geçiyoruz. Pozisyonel düzeltme örneğin hasta biraz yan yatmıştır biraz daha kalçasını yana koymuştur bunun gibi şeyler çok etkiler. Bunları pozisyonel olarak düzeltiyoruz aletin bunu düzeltme yeteneği var. Bunun için hastayı kaldırmıyoruz sadece ışıncık açılıp kapanmaları değişiyor. Bilgisayarlı tomografiyi çekiyoruz aletin çıkardığı bilgisayarlı tomografiyi çekiyoruz bunun tam adı MVCT’dir. Ondan sonra ilk planlama detayı makine ekranına geliyor. Kontrol ediyoruz eğer tümörde büyüme ya da küçülme varsa sağlıklı dokularda yer değişme varsa o zaman  planı sil baştan edebiliyoruz. Diğer aletlerde bu bir haftalık bir çalışmadır. Bir diğer özelliği de halkın çok iyi anladığı nokta atışı yani istediğiniz yeri vurabilme özelliği. Bu aletteki noktasal yaklaşım 160 cm’e kadar çıkabiliyor hem bu işi iyi yaptığı iddia edilen aletlerde aşağı yukarı maksimum tedavi edilecek tümör çapı 3 - 4 cm ile sınırlıdır ama aynı işi bu yöntemde 160 cm’le yapıyoruz çok daha büyük tümörü küçük bir iş yapıyormuş hassasiyetinde tedavi edebiliyoruz.

Bu hastalara ne tür bir rahatlık sağlıyor?

Farklı dozlar vermek istediğiniz organlarda çok büyük kolaylıklar getiriyor yani beyinde birden fazla tümör varsa o tümörleri yüksek dozda, beynin kendisini düşük dozda ışınlayabiliyoruz ya da karaciğerde birden fazla kitle varsa karaciğerin kendi dozunu düşük tutup diğer noktalarda dozu çok arttırabiliyoruz.

Yan etkiler azalıyor

Radyo terapinin birçok yan etkisi bulunuyor? Bu yöntem bu yan etkileri azaltıyor mu?

Radyo terapinin yan etkileri nereye yaptığınızla bağlantılıdır. Radyoterapiyi eğer başa yapar ve gözü korumazsanız hastada görme kaybı olabilir. Prostatı ışınlıyorsanız hastanın görme açısından bir riski yoktur. Dolayısıyla ışınladığınız bölgeyle sınırlıdır. Biz de yan etki düşük olduğu için dozları daha emniyetle ve daha yüksek verebiliyoruz siz dozunuzu artırdıkça da tümör kontrolünüz artıyor. Dolayısıyla yalnız yan etkiyi düşürmek değil  yan etkiyi düşürdüğüz için tümöre verdiğiniz doz da negatif olarak artabiliyor. Nereyi koruyabiliyoruz? Gözü çok iyi koruyabiliyoruz beyindeki sağlıklı dokuyu koruyabiliyoruz Böbreği koruyoruz, karaciğeri koruyoruz, organın yerine göre ince bağırsağı koruyoruz bunlar çok duyarlı organlar. Radyoterapi gören hastalarda görülen yan etkiler mide bulantısı, ishal mesela ışınladığımız yere göre idrarda yanma, idrar tutukluğu, kaçırma olabilir. Büyük abdest şikayetleri yapabilir, akciğerde ciddi problemler yapabilir.

Size her başvuran hastaya tomoterapi uygulanabiliyor mu?

Hayır, tabii ki iyi bir yöntem her şey için gerekli değildir dolayısıyla o bir mesleki birikim ve dürüstlüktür. Biz tomoterapiye uygun olan hastalara tomoterapiyi uyguluyoruz ama tomoterapi olmadan da tedavi edilecek durumlar var. Hasta illa tomoterapi isteğiyle geldiğinde onu tomoterapiye koymuyoruz duyup geliyorlar ve izah ediyoruz “Sana bu makine gerekli değil, bunun maliyeti sana gereksiz gelecek, sen gel klasik tedaviyi al, aynı tedaviyi alabilirsin” diyoruz çünkü vücutta korunmaya fazla ihtiyaç olmayan yerler var örneğin kasın ve kemiğin o kadar korunmaya ihtiyacı yok.  İkincisi bazı tedavilerde hastanın ağırlığı daha çok ilaç tedavisine kalıyor. Dolayısıyla radyoterapide o kadar yüksek doza çıkmanız gerekmiyor. Doku eğer vereceğiniz dozu rahatlıkla kaldırabiliyorsa bunda tasarruf etmeye çalışmanın bir mantığı yok. O zaman düşük dozda ve kısa sürede yaptığımız tedavilerde biz klasik makinalari çok rahat kullanabiliyoruz

Pahalı bir yöntem mi?

Klasik tedaviye göre pahalı bir yöntem tabi.

Tomoterapi daha çok hangi kanser türlerine uygulanıyor?

Beyin tümörleri, akciğer tümörlerinin bazıları, tüm baş boyun tümörleri, gırtlak tümörü geniz tümörü, tükürük bezi tümörleri, meme tümörlerinin bir kısmı uygulanamaz değil.

Tomoterapinin uygulanması ne kadar sürüyor?

Aşağı yukarı 20 dakika sürüyor.

Tomoterapi çocuklara da uygulanabiliyor mu?

Çocuklarda daha kullanımı henüz standartlaşmış değil çünkü çocuklara geldiğimizde tümör karakteri çok farklı, ilaç tedavisi daha önde gidiyor ve çevre dokularla bu tedavinin ilişkisi yönünde bilgi net değil onun için prensip olarak çocuklarda daha bu tedaviye gelinmiyor.

Kaynak : http://www.hurriyet.com.tr/yasasinhayat/12808152.asp?gid=245

Neyran NEYSE

Yorum (0) Yorum yaz!

Okul çağı hastalıklarına dikkat

Çocuklar kreşe ya da okula başlayana kadar daha çok anne ve babaların kontrolünde olduğu için, çoğu kez hastalıklar onları pek etkilemiyor ya da daha az sıklıkta görülüyor. Tabii, okula başlayınca, artan hastalıklar hem onların hem de aileleri için ciddi birer sorun halini alabiliyor. Her ne kadar okul döneminde çocukların hastalanması ve hatta ateşlenmesi onun bağışıklık sisteminin gelişmesi için gerekli olsa da, sık sık rahatsızlanması bir tehlike işareti de olabilir. Üstelik rahatsızlandıklarında eğitimlerindeki aksaklıklar da çocuğu diğer arkadaşlarından geri bırakarak başka sorunlara da yol açabilir.

Birçok hastalığın solunum yolu ve yakın temas ile bulaştığı bilinmektedir. Çocuğunuz, okullarda ve kreşlerde, diğer pek çok çocukla yakın temas halinde olacaktır. Okulda bir çocuk bulaşıcı bir hastalık taşıyorsa, diğer çocuklara kolaylıkla bu hastalığı bulaştıracaktır. 

Çocuklarını hastalıktan korumak için veliler neler yapmalı?

Çocuğunuz bulaşıcı bir hastalık taşıdığında, hastalığın diğer çocuklara bulaşmasını önlemek için çocuğunuzu öncelikle okula göndermeyin. Ayrıca durumu bildirerek diğer çocukların korunması ve tedbir almaları için okul öğretmeni ve idaresine hastalık hakkında bilgi verilmesi de faydalı olacaktır.

Eğer çocuğunuzu evde tutmanızın gerekip gerekmediğinden emin değilseniz; bu konuda hekiminden ya da okul hemşiresinden hastalığın bulaşıcı olup olmadığı, öyleyse ne kadar sürdüğünü konusunda yardım alın. İşten çıkış saatinizi ayarlamak ya da evde hasta çocuğunuzla ilgilenecek bir bakıcı bulmak gibi programınızı yeniden düzenlemek zorundaysanız, biraz zorlanabilirsiniz. Ama unutmayın ki; çocuğunuzun evde bir gün geçirmesi, çocuğunuz ve onun okul arkadaşlarının sağlığı için en iyisi olacaktır.

Çocukları okullarda bekleyen hastalıklar nelerdir?

Soğuk algınlığı ve gribal enfeksiyonlar: 

Soğuk algınlıkları çocukluk çağında en yaygın görülen hastalıkların başında gelir. Öyle ki; yetişkinler yılda ortalama 2 – 4 kere soğuk algınlığı geçirirken, çocuklar 6 -10 kez soğuk algınlığına yakalanabilirler. Üstelik çocuklarda yetişkinlere göre hem daha ağır, hem de daha uzun sürer. Maalesef aileler soğuk algınlığı ortaya çıktığında öksürük şurupları ve antibiyotikleri bilinçsiz olarak kullanabiliyor. Oysa yapılan birçok çalışmada; bu ilaçların etkili olmadığı ve hatta bazen gereksiz kullanımdan çocuklarımıza zarar bile verdiği görülmüştür. Soğuk algınlığı belirtilerinde (ateş, burun tıkanıklığı ya da akıntısı, halsizlik, baş ağrısı, karın ağrısı ve bulantı) doktora başvurmak gerekir. Eğer virüslere bağlı bir boğaz enfeksiyonu düşünülürse, antibiyotik verilmeden yalnız ateş düşürücülerle hasta takibe alınmalı. Bakteriyel bir enfeksiyon düşünülürse bir hekim tarafından uygun antibiyotik kullanılması gerekir. Klinik bulgularla, enfeksiyonun viral mi yoksa bakteriyel mi olduğunun ayırımı çoğu zaman yapılamaz; bu gibi durumlarda boğaz kültürü alınarak enfeksiyon tespit edilmeli ve bulaşıcılık yönünden de çocuğun durumu tedavisi yapılmalı.

Okul çağı çocuklarda göz hastalıkları: 

Çocukluk çağında tedavi edilemeyen görme sorunları ileride göz sağlığını bozabildiğinden; çocuk yaşlarda göz şikayetlerine dikkat edilmesi gerekir. Yapılan çalışmalar; görme bozukluklarının, okula başlayacak yirmi çocuktan birini ve okula giden dört çocuktan birini etkilediğini gösteriyor. Görme tembelliği, şaşılık ve renk körlüğü gibi önemli sorunların erken tanısı için düzenli göz muayenelerinin yapılması gerekir.

Okul çağında en sık görülen göz hastalığı; görme kusurları, çocuklarda uzak veya yakını iyi görememe (miyop, hipermetrop veya astigmatizma) şeklinde olabiliyor. Çocuğun okula başladığı zaman, sınıf tahtasındaki yazıları okuyamaması ile miyopi durumu erken fark edilebilir. Gizli hipermetrop; çocuğun okuma yazma başarısızlığına sebep oluyor. Astigmatizma ise; baş ve göz ağrısı ile okuma isteksizliği gibi şikayetlere sebep olabiliyor. Bu görme kusuru çok az bile olsa, gözlükle çözümlendiği zaman çocuk okulunda daha başarılı olacaktır.

Bit enfeksiyonları: 

Maalesef okullardaki bit salgınları her semtte hala bir sorun olarak karşımıza çıkmaya devam ediyor. Bu konuda çocuklarımızı öncelikle bitten korumak için;

Okul, spor kulübü gibi yerlerde kafa kafaya temas etmekten kaçınması, 

Başkasının tarağı, fırçası, şapkası, havlusu, atkısı vs kullanılmaması,

Bilmediğiniz yerlerde (komşu ya da arkadaş evinde) yatak, koltuk, halı gibi eşyaların üzerine uzanmaması hakkında mutlaka çocuklarımızı bilgilendirerek uyarmalıyız.

Öncelikle malzemeleriniz;

- Bir cımbız

- Sıkı dişli bir tarak

- Büyüten ayna

- Parlak Işık,

Neler yapmalısınız? 

1. Öncelikle evde herkesin başını kontrol edin. Bakalım başkalarına da bulaşmış mı?

2. Bitle mücadelede özel şampuan, krem ya da losyonlar kullanılıyor. Bunlar hem biti, hem de yumurtalarını öldürme kabiliyetine sahiptir. Bunlardan birisini satın alın ve bit olan kişinin bütün saçlarının diplerine uygulayın.

3. Sık dişli bir tarak (fırça değil) ile saçları iyice tarayın ve bu yolla diplerdeki yumurta ve sirke adı verilen oluşumları diplerden almış olun. Bu işlemi 7 gün ardı ardına yapın. Her seferinde ayna ile dipleri kontrol edin. Taraktan kaçan bir bit ya da yumurta görmüşseniz, cımbız ile toplayın.

4. Bitlerin yaşam döngüsü nedeniyle, ilk şampuanlamadan (ya da krem veya losyon uygulamasından) 7–10 gün sonra, tekrar şampuanlama ve tarama işlemi yapmanız, yok etmenin kesinliği açısından iyi olur.

5. Ancak, işlem yapıldıktan (şampuan, losyon ya da krem uygulandıktan) sonra 1 hatta 2 gün, saçları yıkamayın. 

6. Bu uygulamayı en fazla 3 kez deneyin. Bunlar böcek ilacı olduğu için, tıbbi açıdan daha fazla denenmesi uygun değildir. 

7. Zaten bu yüzden 2 yaş altındaki çocuklara 1 kez bile uygulanması sakıncalıdır. Sakın uygulamayın. 

8. Hamile ya da astım türü solunum yolu hastalıkları olanlar için de uygulamadan önce doktora danışmak gerekir.

9. Eğer bitler 3 kez işlem yapmanıza rağmen yok olmuyorsa, mutlaka bir doktora başvurun.

10. Bitlerin ömrü, insan vücudunda yerleşmemişse, 48 saattir. Bu nedenle evinizi böcek ilacı ile ilaçlamanız gerekmiyor. Ama yumurtalar nedeniyle, bit bulaşan kişinin başının değdiği çarşaf, koltuk, elbise ve iç çamaşırı dahil her şeyi çok sıcak suda yıkayın ve yine sıcak bir kurutucuda kurutun. Yıkamak mümkün değilse, kuru temizlemeye verilmelidir. Halıları ya da koltukları tamamen elektrik süpürgesi ile süpürün. 

Çocuk Hastalıkları Uzmanı Dr. Hüseyin Tatar 

Kaynak : http://www.anneyiz.biz/haber/okul-cagi-hastaliklarina-dikkat_abs11886.html

Neyran NEYSE

Yorum (0) Yorum yaz!

Çocuklarda diyabet

Türkiye'de yaklaşık 15 binin üzerinde diyabet hastası çocuk bulunuyor. Giderek gelecek neslin sağlığını tehdit etmeye başlayan diyabete erkenden teşhis konulmalı ve bir an evvel gerekli çözüm yollarını aramalısınız. Çocuklarda düzenli olarak insülin tedavisi gerektiren ve bu tedavinin bir ömür boyu sürebildiği Tip-1 diyabet ile yaşamayı öğrenmeli ve bunu çocuğunuza da öğretmelisiniz. 

Çoğu insan diyabet rahatsızlığını yetişkinlikte görülen bir hastalık olarak bilir. Oysa ki, çocukluk döneminde de sıklıkla görülmeye başlayan diyabet hastalığını sizin için uzmanına sorduk ve konu hakkında Dr. Serap Turan: "Şeker hastalığı olarak da bilinen diyabetin çocukluk çağında görülen şekline Tip-1 diyabet olarak adlandırılır. Tip-1 diyabet insülin yetersizliği sonucu ortaya çıkan ve kan şekerinde yükselme ile seyreden bir hastalıktır." diyor ve şöyle devam ediyor: 

İnsülin vücudumuzda pankreas bezinden salgılanan ve kandaki şekerin (glukoz) vücut hücreleri tarafından kullanılmasını sağlayan bir hormondur. Besinlerle aldığımız karbonhidratlar, bağırsaklarda basit şekerlere dönüştürülerek emilir ve kana karışırlar. Beslenme sonrası kan şekeri yükselmeye başladığında diyabeti olmayan insanlarda pankreastan insülin salgısı artar ve bunun sonucunda kana geçen şeker, hücreler tarafından kullanılır veya depo edilir. Diyabetlilerde insülin salgısı gerçekleşmediği için şeker hücre tarafından kullanılamaz ve kan şekeri yükselir. Sağlıklı kişilerde ise beslenme veya açlık sırasında kan şekeri durumuna göre vücut kendi kendine insülin salınım miktarını ayarlayarak kan şekerinin normal sınırlar arasında kalmasını sağlar, ancak diyabetli bir çocukta ise pankreas insülin üretemediği için kan şekeri devamlı yüksektir ve beslenmeden sonra daha da yükselir. 

Tip-1 diyabet nasıl tedavi edilir?

Tip–1 diyabetli kişilere kan şekerlerini normal sınırlarda tutabilmeleri ve yüksek şekerin akut veya kronik etkilerinden korunabilmeleri için insülin tedavisi zorunludur. İnsülin tedavisi ise günümüzde ancak enjeksiyonla yani iğne ile vücuda verilebilir. Tip-1 diyabet rahatsızlığını vücuttan tamamen uzaklaştıracak yani vücudun yeniden kendi insülinini yapmasını sağlayacak yaygın bir tedavi bugün için mümkün değildir. Diyabette insülinin yanı sıra dengeli beslenme ve aktivite de tedavinin temel taşlarındandır. Diyabeti istenilen şekilde kontrol edebilmek için bu üç unsur arasında iyi bir denge kurulmasına dikkat etmeniz gerekir. Bunlardan insülin ve aktivite kan şekerini düşürücü, beslenme ise kan şekerini yükseltici yönde etki yapar. Ayrıca diyabetlilerin kan şekerlerinin kontrol altında olup olmadığını anlamak için her enjeksiyon öncesi kan şekerlerine bakmaları gerekir.

Çocuklarda görülen diyabet, yetişkinlerde görülenden farklı mıdır? 

Eğer çocuğunuz bir diyabet hastasıysa, onda görülen Tip-1 diyabet yetişkinlerde görülen Tip-2 diyabetten biraz daha farklıdır. Erişkin diyabetlilerin çoğunda pankreasın insülin üretimi devam ettiği için diyet veya ağızdan alınan diyabet ilaçları ile tedavileri mümkün olur, ancak Tip–1 diyabette pankreasın insülin üreten hücreleri tamamen harap olduğu için bu mümkün değildir. 

Bu nedenle diyabetli çocuğunuzun dışarıdan insülin alması gerekir. Tip-2 diyabetin ileri safhalarında da Tip-1 diyabet hastalarında görüldüğü gibi pankreastan insülin salgısı azalır ve insülin tedavisine ihtiyaç duyulur. Yani çocukluk çağı diyabetinde tedavi başlangıçtan itibaren insülindir ve ilaçla veya egzersizle tedavisi mümkün değildir. Ayrıca, son dönemde çocukluk döneminde obezitenin yani şişmanlığın artması nedeni ile Tip-2 diyabet de çocukluk çağında görülmeye başlamıştır. 

Hangi yaşlar tehlikelidir?

Çocuklarda tip-1 diyabet, en sık olarak hayatın iki döneminde görülür. İlk olarak çocuğunuzun okula başladığı 5-7 yaş dönemi bu hastalık için tehlikeli bir süreç oluşturur. Diğer bir dönem ise ergenlik dönemidir. Bu dönemlerde bu hastalığın daha sık görülmesinin nedeni, çocuğunuzun okulla birlikte enfeksiyonlarla daha sık karşılaşmaya başlamasıdır. Ergenlik döneminde ise artan hormonlarla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, son yıllarda tip-1 diyabetin görülme sıklığı artmıştır ve bu artış 5 yaş altı çocuklarda daha belirgindir. Sonuç olarak, Tip-1 diyabet her yaş çocukta hatta yeni doğan bebeklerde bile görülebilmektedir. 

Kaynak : http://www.anneyiz.biz/haber/cocuklarda-diyabet_abs11390.html

Neyran NEYSE

Yorum (0) Yorum yaz!

GDO’lu ürünler sergilenip imha edilecek!

Tüketici Hakları Derneği’nden eylem hazırlığı. Dernek, Pazar günü Başkent’te Genetiği Değiştirilmiş Organizmalardan (GDO) yapılmış yüzlerce ürünün tanıtıldığı bir sergi açacak. Ardından ürünler görsel bir törenle imha edilecek.

 

8 Kasım Pazar günü Ankara Güvenpark’taki anıt önünde yapılacak eylemde, GDO’lu ürünler tanıtılarak, tüketicilere ‘bu ürünleri tüketmeyin’ çağrısı yapılacak. Ürünlerin insan sağlığı için sakıncaları anlatılacak.

 

Tarım Bakanlığı’nın 26 Ekim’de yayınladığı yönetmelik, GDO’lu ürünlerle ilgili tartışmaları yeniden gündeme taşımıştı. Yönetmelik, yüzde 0.9’un üzerinde GDO içeren ürünlere etiket zorunluluğu getirirken, bu oranın altındakilerde zorunluluk bulunmuyor. Ancak GDO’suz bir ürüne “Bu ürün GDO’lu değildir” etiketi koyulmasını yasaklıyor. Tarım Bakanlığı, yönetmelikle GDO’lu ürünler piyasasına kurallar getirdiklerini savunurken;Sağlık-Sen yönetmeliğin iptali için Danıştay’a başvurdu.


Kaynak : http://www.hurriyet.com.tr/yasasinhayat/12878304.asp?gid=245


Neyran NEYSE

 

Yorum (0) Yorum yaz!

« Önceki | Sonraki »